MARX’I OKUMAK 1.
HANDAN TUNÇ
2015
Tarihsel materyalizmin kurucusu
Karl Marx’ın (1818-1883)
biyografisi, Almanya, Fransa ve
İngiltere’deki sosyal ve politik
gelişmelerle şekillenmiştir.
Onun bu üç ülkede yaşadığı
dönemlerin ana özellikleri
eserlerinde oldukça belirgindir.
Almanya dönemi (1818-1843) idealist felsefeyle
ve sosyal ideler düşüncesiyle yoğun bir şekilde
mücadele ettiği bir dönemdir.
Bu bağlamda Marx’ın felsefesini geleneksel
Alman idealist felsefeye bir başkaldırı olarak
değerlendirmek doğru kabul edilir.
Bu anlamda o bir Alman filozofu olarak
betimlenebilir.
Bu betimleme en azından onun Engels’le
birlikte yazmış oldukları Alman ideolojisi adlı
eserin yayınlanmasına kadar geçerli bir
betimlemedir. Marx bu eserinde Alman
felsefe geleneğinden kendini tamamen
soyutlamaya çalışır ve bu arada uluslararası
kamuoyunda tanınmaya başlar.
Yaşamının Paris döneminde (1843-1849) yine
Alman felsefesiyle bir yüzleme söz konusudur
fakat burada politik felsefe ve sınıf teorisi ile ilgili
görüşler ağır basmaktadır. Bu dönemin en önemli
eseri Komünist Manifesto ’dur.
Londra’da yaşadığı dönemde (1849-1883) daha
çok ekonomi ağırlıklı eserler göze çarpar.
Politik Ekonomi Eleştirisi ile Das Kapital bu
dönemin en önemli eserleridir.
Marx ilk önceleri sol-Hegelciler’ in etkisinde kalmış fakat
1845 yılında sol-Hegelcileri sadece eleştiri yapmakla ve
pratiğe dair bir şey söylememekle
suçlayarak onlarla olan ilişiklisini kesmiştir.
1844 yılında yazmış olduğu Ekonomik-Felsefi Elyazmaları
adlı eserinde Marx, Hegel ve Feuerbach üzerinden
“yabancılaşma” kavramıyla oldukça derin bir tartışmaya
girer. Burada Marx “iş” i ruhsal bir eylem olarak gören
Hegel’ i eleştirir.
Buna karşılık Marx işi, doğa ile anlamlı bir uyum ve
üretim süreci olarak betimler. Ona göre üretim insanın
temel bir özelliğidir ve ruhsal edimlerinin de ön şartıdır.
Kendi aralarında sürekli değişen üretim araçları ve
sosyal ilişkilerle yakından ilgilidir.
Marx’ da iş kavramıyla doğrudan ilgili olan diğer bir
kavram “yabancılaşma” kavramıdır. Bu kavramından
kastedilen sürekli toplumsal bir iş kavramı olup; her iş ya
da iş aktı bireyin diğer insanlara yönelik belirli bir tavrını
da içermektedir. Kapitalist toplumda iş olgusu, diğer
olgular gibi normal bir araç olarak görülür.
Böyle bir toplumda işçi hem kendine hem de kendi
ürününe yabancılaşmaktadır. Yani üretilen şey ile onu
üreten arasında bir yabancılaşma söz konusudur.
Bu anlamda iş, Marx için insan olmanın özel bir edimi
olmaktan çıkmış, sadece biyolojik organizmanın
ihtiyaçlarını gidermek üzere yapılan fiziksel-hayvansal
bir edim olmuştur.
Yabancılaşma, “bireyin ürettiği şeye ters düşüp giderek
kendini şeylerin kölesi gibi hissetmesidir.
Yabancılaşmanın kayağı özel mülkiyettir.
Böylece Marx yabancılaşmış emek fikrini ortaya atar.
Gerçekte bir nesneyi üretmek işçiye güç kazandıracaktır.
Ama ürettiği nesneyi sürekli olarak yabancıya kaptırmak
onu yabancılaştıracaktır.
O durumda ürettiği nesne işçiye yabancı bir varlık olarak,
üreticisinden bağımsız bir güç olarak görünecektir.
Bu anlamda işin yabancılaşması, diğer bir ifadeyle içerik
kaybetmesi, insanın kendine yabancılaşmasına da sebep
olmuştur. İşe yabancılaşmak ve özel mülkiyet, kapitalist
üretim biçiminin iki önemli özelliğidir.
Marx, özel mülkiyetin aniden ortadan kaldırılmasının
bu yabancılaşmayı daha da artıracağı, yapılması
gerekenin özel mülkiyetin olumlu ve tedrici bir şekilde
ortadan kaldırılmasıdır. Yani insanın kendine
yabancılaşasına son verip; onun toplum içinde insan
olma olanağını gerçekleştirerek özel mülkiyeti
ortadan kaldırmak en doğru olanıdır. Amaç özel
mülkiyeti ortadan kaldırmaktan ziyade “özel mülkiyet
kavramını” tamamen zihinden silmek ve atmaktır.
1845 yılında yazmış olduğu “Feuerbach Üzerine
Tezler” adlı eserinde Marx, kendi materyalizm
anlayışının Feuerbach’ dan farklılığını ortaya koyar.
Bu eserin diğer önemli bir özelliği de Marx felsefenin
ilk kez pratiğe ve eyleme dönük yüzünün belirli bir
biçimde ortaya çıkmış olmasıdır. Eserin bitiş cümlesi
Marx felsefesinin bir özeti gibidir: “Filozofların yaptığı
şey sadece dünyayı farklı yorumlamaktır. Yapılması
gereken ey ise onu deriştirmektir”.
Marx’ın tarihsel materyalizmin ana karakteristiği tam da
bu noktada ortaya çıkmaktadır. Bu ise toplumu değiştiren
eylemlerin önemi ve uzun tarihsel gelişim sürecinin sonu,
vizyonunun vurgulanmasıdır.
Dünyayı deştirmek temel amaç olmasına karşın; bu
değişim hemen şimdi olabilecek bir şey değildir.
Komünizm tarihsel gelişimin ulaşacağı son vizyondur
fakat bu bir ütopya da değildir. Yani komünizmin
dayandığı felsefe sadece teoriden oluşan bir felsefe
değildir. Bu yüzden Marx, bu felsefe ile felsefe tarihinde
karışımıza çıkan ütopik toplum felsefeleri arasında esaslı
bir fark olduğu düşüncesindedir.
O, dünya tarihinin gerçek hareketidir ve
mevcut düzeni değiştirebilecek bir güç olarak
karşımıza çıkmaktadır. Marx’ın anladığı
biçimde gerçek bir topluma ve gerçek bir
insan anlayışına ulaşabilmek için yapılması
gereken ilk şey, mevcut olan toplum
düzeninin ve onun temelini oluşturan insan
anlayışının toptan ortadan kaldırılmasıdır.
Alman İdeolojisi adlı eserinde Marx kendi ideoloji
eleştirisini geliştirir. İnsanlar sahip oldukları fikirlerin
kendi yaşam ilişkilerinin bir ürünü olduğunun farkında
değillerdir. Fikirlerinin bağımsız ve rasyonel
temellendirilebileceğine inanmaktadırlar.
Marx’a göre, kendisini bağımsız ve toplumsal
şartların bir ürünü olarak görmeyen her türlü düşünce
ideolojiktir.
Marx’ın bu ideoloji kavramı, ideoloji eleştirisi ve bilgi
sosyolojisini oldukça derinden etkilemiştir.
Bu ideoloji görüşü Marx ile Engels’in materyalist
tarih anlayışına eklemlenmiştir. Bütün ideolojiler
temelde kendi görülerinin tek gerçek olduğu
iddiasını taşırlar. Fakat gerçeklik dediğimiz şey
tamamen insana bağlı bir şey değildir ve hiçbir
şekilde bilincin bir ürünü de olamaz. “Nesnel
gerçeklik kendisini yansıtan insan zihninden
bağımsız olarak vardır.” Bu olguyu Marx ve
Engels öyle formüle eder: “Bilinç yaşamı değil;
yaşam bilinci belirlemektedir’’.
Marx’ın burada yaşam kavramından kastettiği şey
ile yaşam filozoflarının bu kavramdan anladıkları şey
birbirlerinden oldukça farklıdır. “Gökyüzünden
yeryüzüne inmiş olan Alman felsefesinden tamamen
farklı olarak, felsefeyi yeryüzünden gökyüzüne
çıkarmak gerekir.
Yani insanların söylediklerinden, düşüncelerinden,
hayallerinden değil, eyleyen insan ve onun gerçek
yaşam süreçlerinden hareket etmek gerekir.”
Maddi şartlar insanın üretim yetisini ve sürecini
etkileyen önemli öncül unsurlardır. Üretim süreci
sırasında ortaya çıkan değişiklikler Marx’a göre
tarihsel süreci belirleyen temel unsurlardır. Bu
bağlamda Marx’a göre ideler herhangi bir
tarihe sahip değillerdir. İdeler sadece maddesel
tarihin refleksinden başka bir ey değildir. O
halde her gerçek pozitif bilim, ideler yerine
maddi yaşam şartlarını ve üretim süreçlerini
kendine konu almalıdır.
İnsanların ortaklaşa sahip oldukları ihtiyaçlar
onların maddi ilişikler bağlamında bir araya
gelmelerini zorlamaktadır. Bu ilişkiler temelde iş,
üretim ve bunların dağılımı ile ilgili olan
ilişkileridir. Üretim süreci sonunda ortaya çıkan
paylaşım eşitsiz bir paylaşımdır. Üretim ve
tüketimde eşitlik sağlanamamakta, bu eşitsizlik
kendini en iyi biçimde iş dağılımında ve özel
mülkiyette göstermektedir.
Bu eşitsizlik olgusu toplumun ilk formu olan ailede
başlamaktadır. Bu i dağılımı zorla yapılan bir
dağılımdır ve burada sınıfsal ilgi ve isteklerle
toplumsal ilgi ve istekler çelişmektedir. Bu çelişkileri
gidermek için garantör olarak devlet kurumu vardır.
İlgi ve çıkarlarını gerçekleştirmek isteyen bireylerin
karşısına devlet bir güç olarak çıkmakta ve bu
isteklerin gerçeklemesine engel olmaktadır.
Böyle bir devletin kurulu temeli, ne yazık ki özgür
iradeye dayanan ortak bir kabul değildir. Bireylerin
özgür iradesini ve birliktelik ilkesini kendisine temel
olan yönetim biçimi komünizmdir . Böyle bir
rejimde iş ve üretimin eşitsiz paylaşımı, özel
mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla giderilmiş olacak,
ayrıca birey kendi ailesine ve devletine
yabancılaşmaktan da kurtulacaktır.
Marx’a göre, maddesel güce hakim olan sınıf aynı
zamanda tinsel güce de hakimdir. Bunun gibi maddi
üretim araçlarına sahip olan sınıf, tinsel üretim sürecine
de sahiptir. Yükselen her sınıf kendi ilgi ve çıkarlarını
genelin ilgi ve çıkarlarıymış gibi satmaya çalışır. Bu
durum bu sınıfı oluşturan bütün bireylere hakim bir
durumdur ve devrimci düşünce sınıfa hakim olduğu
sürece bu olgu da devam eder.
Marx, sermayenin belirli bir sınıfın elinde toplanması
olgusunun içi sınıfı için ortak bir durum ve ilgi yarattığı
inancındadır. İşçi sınıfının kendisi için olma durumu
ancak sermaye ve onun taşıyıcıları olan burjuvazi ’ye
karı sınıfsal olarak mücadeleye balamasıyla
gerçekleşecek bir durumdur. İşçi sınıfının kendi
bağımsızlını kazanması yeni bir sınıfsal toplum
yapısında gerçekleşecek bir şey değildir. İşçi sınıfı
devriminde ortaya çıkacak olan toplum modeli; her
türlü sınıfın yok edildiği bir toplum modeli olacaktır.
Marx bu bağlamda sınıf kavramını ilk olarak
ezenler ile ezilenler arasındaki karşılıklı ilişki
olarak tanımlar. Bu anlamda toplumların tarihi,
sınıf savalarının tarihinden başka bir şey değildir.
Bunun yanında Marx sınıf kavramını, hem
statülere dayanan düzeni ortadan kaldıran
tarihsel bir kavram olarak hem de kategorik
anlamda toplumdaki diğer sınıflarla mücadele
eden bir grubu temsil eden bir kavram olarak
anlar.
Birinci anlamda sınıf kavramı, üretim ilişkileri
sayesinde belirlenmekteyken;
ikinci anlamda sınıf kavramı ise ortak bir
düşman etrafında oluşan ortaklık bilinci
etrafında şekillenmektedir.
Üçüncü anlamda ise, mevcut olan toplumsal
düzenin ortak eylem sayesinde değiştirilmesi
olarak anlaşılmaktadır.
Marx 1849 yılından itibaren Londra’da yaşamıştır. Bu
dönemde Engels ile birlikte kaleme aldıkları eserleri
daha çok ekonomi ağırlıklıdır. Bu eserlerin önemlileri
sırasıyla, modern kapitalizmin ilkelerinin anlatıldığı ve
eleştirildiği 1857/58 yılında yazılmış olan Politik
Ekonominin Eleştirisinin Temelleri, 1859’da yazılmış olan
Politik Ekonominin Eleştirisi adlı eserlerdir.
İkinci eser aynı zamanda Das Kapital’in birinci kısmını
oluşturur. Marx tarafından tamamlanmayan ciltler
daha sonra Frederich Engels tarafından tamamlanmış
ve yayınlanmıştır.
Bu eser bağlamında Louis Althusser Marx’ın
toplumu iki farklı bakış açısına göre analiz
ettiği tespitinde bulunur. Bu bakış açılarından
ilki toplumu tarihsel sürecin bir sonucu olarak
gören bakış açısı; ikincisiyse “Kapital” de
açığa çıkan ve burada dile getirilen özel yapı
ve ilkeler sayesinde kapitalist toplum modelini
açıkladığı bakış açısıdır.
Modern kapitalizmin temel karakteri, işgücünün alınır satılır
bir meta haline gelmiş olmasıdır. Yani böyle bir sistemde
ücretli içiler kendi i güçlerini yaşamlarını sürdürmek için
belli bir ücret karşılığında satmak zorunda kalmakta;
işverende bunun ücretini ödeyerek (ki bu ücret her
durumda içinin emeğinin ve hakkettiğinin her zaman çok
altındadır) satın almaktadır. gücü diğer mallardan farklı
olarak kullanıldığında tükenmeyen ve durmadan yeni bir
değer üreten bir şeydir. Bu açıdan işgücü, üretim süreci
için vazgeçilmez bir öneme sahiptir.
Marx kapitalistleri “emek hırsızları” olarak niteler. Çünkü
işçiler normal artlarda her zaman aldığı ücretten fazla
mal üretmekte, ortaya her zaman “artı değer”
çıkmaktadır. Bu artı değer normal artlarda işçilere
dağıtılması gerekirken patronlar bu değeri ve onun
karşılığı olan parayı gasp etmektedirler.
Yani içiler tarafından yaratılan bu artı değer doğrudan
doğruya patronun cebine gitmektedir. Böyle bir düzenin
devam etmesi mümkün değildir ve aynı zamanda böyle
bir düzen de herhangi bir iyileştirme yapmak da mümkün
değildir.
O halde yapılması gereken şey, mevcut toplumsal düzeni
deştirmektir. Bu ancak bir devrim ile olur. Marx’a göre,
mevcut düzenin yanlışlığının en önemli göstergesi sık sık
ortaya çıkan ekonomik ve buna bağlı olarak gelişen siyasi
krizlerdir.
Kapitalist toplumlarda üretim güçleriyle üretim ilişkileri
arasında gittikçe büyüyen ve açılan bir uçurum söz
konusudur. Bunun doğal sonucu olarak, sermayeye sahip
olanların özel mülkiyeti ve üretim araçları durmadan
artmakta; gittikçe artan bir oranda daha fazla işçi bu
zenginlere işgücünü satmak zorunda kalmaktadır.
Halbuki üretim sürecinin sosyal karakteri üretim
araçlarının sosyal mülkiyet olmasını zorunlu
kılmaktadır. Bu bağlamda yapılması gereken
şeylerden en önemlisi, üretim araçları, üretim
güçleriyle ve üretim ilişkileri arasındaki ilişkiyi
yeniden kurmaktır.
Bunun yolu ise üretim araçlarının kamulaştırılması
ve üretim araçlarına haksız bir biçimde sahip olan
insanların bu haktan! toplum adına
vazgeçmeleridir.
Böyle bir değişimi yapacak olan sınıf ise işçi
sınıfıdır. Üretim araçlarına işçi sınıfının sahip
olması, sınıf savalarını da ortadan kaldıracaktır.
Sosyalist bir toplumda üretim araçları herkese ait
olduğundan sınıf savaları ve emek hırsızlığı da
en aza inecektir veya tamamen ortadan
kalkacaktır.
Kapitalizmin en önemli özelliklerinden biri
de birikim (Akkumulation) kavramına sahip
olmasıdır. Yani sermayedar kendi
ihtiyaçlarının çok üzerinde bir para
kazanmakta ve bunu tekrar yatırımla
durmadan bir sirkülasyon halinde
artırmaktadır. Bu kapitalist üretim sürecinin
temel dinamiklerinden biridir.
Böyle bir kapitalist birikiminin dayandığı içsel yasa,
çiftçilerin, esnafın ve üretim sürecine katılan diğer
insanların sahip oldukları mülklerin azalmasına ve bizzat
sermayeye sahip olanlar arasında bile sermayenin bir kaç
kişinin elinde toplanmasına sebep olmaktadır.
Bu süreci normale çevirecek ve bu çarpık sermaye
birikimine de engel olacak yegane şey, işçi sınıfı
tarafından gerçekleştirilecek ve mülkiyeti tabana yayacak
olan devrimdir. Bu sayede üretim süreci toplumsallaşmış
olacak ve artık haksız özel mülkiyet olgusu söz konusu
olmayacaktır.
Özel mülkiyet artık sadece üretim sürecindeki
toplumsal uyuma ve paylaşma esasına dayanacak ve
kimse emeğinden fazlasına sahip olamayacaktır.
Marx’ın tarihsel materyalizm ile ilgili görüşlerini bu
şekilde özetlemek mümkündür.
Marx bu görüşlerini, daha doğru bir ifadeyle genel
anlamda felsefesini ve ekonomik ve sosyolojik
görülerini temellendirmede seçtiği yöntem diyalektik
yöntemdir. Bu yöntem arayışında onun en fazla
etkilendiği (felsefesini tersyüz etmesi açısından) filozof
Hegel’ dir. Marx diyalektiği yöntem olarak Hegel’ den
almıştır ve bu yüzden hareket noktası Hegel felsefesidir.
Marx Hegel ’in bu diyalektik anlayışını alır fakat onu baş
aşağı eder, yani tam tersine çevirir. Marx ve “Marksistlere
göre diyalektik şeylere değil, gerilim ve çatışkılara
dolaysıyla geçici olana ve kaçınılmaz olarak ilerlemeci
bir gelişim sürecine vurgu yapmaktadır.” Hegel için
gerçeklik denen şey tinsel bir şey iken, Marx için bu
tamamen maddi bir şeydir. ide, tin, bilinç gibi kavramlar,
norm ve değerler sadece ekonomik düzenin
refleksleridir. Diyalektik süreç de bilinçle değil, sosyoekonomik ilişkilerle bağlantılıdır. Marx diyalektikte
devrimci bir sürecin etkili olduğu inancındadır. Ona göre
evren olmuş bitmiş ya da tamamlanmış bir süreç değildir.
Böyle bir süreçte mutlak olan ve değişmeyen hiç bir şey
yoktur. Marx diyalektiğin içini Hegel gibi ideal olanla değil
maddi olanla doldurur. Madde ise Hegel’ de başkası olmak
fikrinden (Anderssein) başka bir şey değildir. O halde
Hegel için ide gerçek olan tek ey olup, madde ise bu
idenin görünen formudur.
Marx’a göre bu şekilde oluşturulan düşünce-varlık ilişkisi
problemlidir. Ona göre doğru ve gerçek olan Hegel
düşüncesinin tam tersidir. Yani tek gerçeklik madde olup;
ruh maddenin bir ürünüdür
Marx bu ilişkiyi ve madde-tin ikilemi bağlamında kendi
konumunu şöyle dile getirir: “Hegel için düşünme süreci
-ki o bu süreci ide adı altında kendi başına bir özneye
çevirir- gerçekliğin Demiurg’udur. Bende ise durum tam
tersidir. İdeal olan, insan zihninde kendini
gerçekleştirmiş ve tercüme edilmiş maddeden başka bir
şey değildir.” Marx bu cümlelerle kendisini 18.yüzyıl
Fransız materyalistleri ve Feuerbach’a eklemler. Fakat
onlardan iki noktada ayrılır.
Marx’a göre, eski materyalistler diyalektik yöntemi
kabul etmezler. Bu düşünürler statik düşünürlerdir
bundan dolayı da tarihsel gelişim sürecini doğru
okuyamamışalardır. Diyalektik sürecin dinamik yapısına
da sahip olmadıkları için; aynı zamanda fenomenlerin
gelişim sürecini de doğru olarak saptayamamışlardır.
Marx’a göre, eski materyalistler tamamen teorik bir
düzeyde kalmışlardır. Bunlar insanı, ürünü oldukları
toplumdan soyutlayarak incelemişlerdir. Halbuki
materyalizm, toplumsal yaşama dönük bir materyalizm
olmak zorundadır.
Materyalizm sadece bir teori ya da soyut bir felsefe
olarak kalamaz. Marx’ın diyalektik metoda dayanan
materyalizmi sadece toplumu tanımaya yönelik teorik
bir çaba değil, aynı zamanda onu deriştirmeye yönelik
pratik bir yöneliştir. Lenin diyalektik sürecin işleyişine
dair bu ilişkiyi şu cümlelerle açıklar: “Diyalektik süreç
daha yüksek aşamalara kadar giden farklı bir süreç izler.
Bu süreç doğrusal olarak ilerleyen bir süreç olmayıp;
dairesel olarak ilerleyen bir süreçtir. Bu gelişim süreci
büyük felaketlerle bağlantılı olan devrimci bir süreçtir.’’
Aralıklarla ilerleyen bir süreklilik, niceliğin niteliğe
dönüşmesi, toplumda hakim olan farklı güçler ve
yönelimlerin birbirleriyle çarpışmasından doğan
içsel gelişim güdüsü, karşılıklı bağımlılık, her türlü
görünüm arasında birbirlerinden ayrılmayan
bağlantı ve evrendeki gelişim sürecinin ortak ilkesi,
bütün bunlar diyalektiğin bir takım temel görünüm
biçimleridir.
Marx bu bağlamda farklı bir insan tasavvuruna sahiptir.
İnsan her şeyden önce somut bir gerçeklik olup, somut
bir toplumun içinde yaşamaktadır. İnsan çalışan ve
üreten bir varlıktır. ve çalışma insanın kendini var
etmesinin temel unsurlarıdır. Marx bu gerçekliğin
aslında Hegel tarafından da görüldüğü, fakat onun
idealist olmasından dolayı işi, sadece soyut düşünce
faaliyeti olarak gördüğü saptamasında bulunur.
Marx ve Hegel özgürlük ve mülkiyet arasında karşılıklı
bir ilişki olduğu düşüncesindedirler. Fakat bu ilişkinin
niteliğinin nasıl olduğu konusunda birbirlerinden
ayrılırlar. Marx bu özgürleşme sürecini Hegel ’de olduğu
gibi ruhsal bir süreç ya da bilincin kendini açımlaması
olarak anlamaz. Aksine o bu sürecin politik-ekonomik
bir süreç olduğu inancındadır. Bu süreç aynı zamanda
tarihin ekonomik açıdan gelişimini ve açılımını da bize
gösteren bir süreçtir.
Bu bağlamda Marx’a göre devlet, ahlaki bir
idenin gerçeklemesi olmayıp, hakim olan sınıfın
hakimiyetlerini devam ettirmelerinin bir aracından
başka bir şey değildir. Bu düşüncelerden
hareketle Engels diyalektiği, doğanın gelişim
süreci ve hareket kanunu olarak yorumlamıştır.
Doğanın Diyalektiği adlı eserinde Engels doğanın,
toplumun ve düşüncenin üç farklı yasasından
bahseder. Bunlar sırasıyla şöyledir:
1. Niceliğin niteliğe ve niteliğin niceliğe dönüme yasası.
2. Karşıtların birbirlerini zorlama yasası.
3. Olumsuzlamanın olumsuzlanması yasası.
Engels de arkadaşı Marx gibi Hegel’i diyalektiği sadece yalın
soyut bir düşünce yasası olarak gördüğü için sert bir biçimde
eleştirir. Engels diyalektiği kendisinden bilgi yasalarının
çıkarıldığı tarih ve doğanın gelişim yasası olarak anlar. Böyle
bir anlayış Marx’ın görüşüyle farklılık göstermeyen bir
anlayıştır.
Buraya kadar anlatılanlardan çıkan ilk şey,
Marx’ın gerek tarihsel materyalizm, gerekse
ekonomi ve toplum felsefesi hakkındaki
görüşlerinin hem yaşamı süresince hem de
ölümünden sonra bütün bir felsefe, ekonomi
ve sosyoloji tarihinde derin izler bırakmışıdır.
“Hiçbir felsefe Marx’ın felsefesi kadar
yaygınlaşmamış, hiçbir felsefe kitleler
üzerinde bu kadar geni bit etki gücü
oluturmamıtır.”28 Kendinden sonraki felsefi,
siyasi ve ekonomik gelişmelere etki etmesi
açısından Marx kadar etkili (Platon,
Aristoteles ve Kant hariç tutulursa) ikinci bir
düşünür bulmak zordur.
Kendinden sonra Marx taraftarları iki ana kola
ayrılmış, bunlardan birincisi sosyalist düzeni tedrici
reformlarla gerçekleştirmek isteyen batıdaki sosyal
demokrat partilerin temsil ettiği revizyonist
sosyalizm; ikincisi ise 1917 yılında Bolşevik
ayaklanmasıyla iktidara gelen devrimci
komünizmdir. Marxizm Rusya’da Leninizm ve
Stalinizm ile ideolojik gelişimini tecrübe etmiştir.
Lenin, Marxizm ile Leninizm'i uzlaştırmaya çalışmıştır.
Birincisi Marksizm'i Rusya'nın özel şartlarına uyarlamış;
ikinci olarak da içi devriminin teorisi ve pratiğini
geliştirmiştir.
Marx, toplumsal hayatın ekonomik temelinin anlam ve
önemini, tarihte gerçekleşen sınıf savaşlarını ve bunların
kültürel ve tinsel yaşama etkilerini ilk olarak tanıyan ve
vurgulayan düşünürdür. Onun bu kazancı onun karşıtları
tarafından bile taktir ile karşılanan bir olgudur. Buna
rağmen Marx bir takım ciddi eleştirilere de maruz kalmıştır.
Bunların başında Marx’ın tinsel değerleri, din ve
sanatı bir üst yapı olarak ve ekonomik olguların bir
yansıması olarak görmesidir. Eleştirmenlere göre,
bu tek taraflılık ve mevcut düzene aşırı bir şekilde
düşmanlık, onun sadece totaliter devrimci bir
değişimi tek çıkar yol olarak görmesine sebep
olmuştur. Bu eleştirilere yenilerini eklemek
mümkündür fakat bu sunu kendisini daha çok
günümüz şartları içinde Marx’ı yeniden okuma
olgusu ile kendisini sınırlamıştır.
Çağımızda kapitalizmin ve dolaysıyla da
kapitalizmin hâkim olduğu toplumlarda açığa
çıkan çok sayıda ekonomik, siyasi ve kültürel
problemlerin de Marx’a olan ilgiyi arttırdığını
söylemek mümkündür. Bu bağlamda değinilmesi
gereken diğer önemli bir etken de Marx karşıtı
olan Postmodern felsefenin 90’lı yıllardaki
ağırlığını kaybetmiş olması ve Marx’ın ileri
kapitalizmin doğuracağı sakıncalara dair
öngörüsünün maalesef doğrulanmış olmasıdır.
Fakat bu dönüş, J.Rees’in de haklı olarak tespit ettiği gibi
“Marx’ın dönüşü Marxizm’e yani, devrimci Marksist
geleneğe bir dönüş değildir.” Marx’a dönüş ve Marx
felsefesinin güncellik kazanmasında eleştirel teorinin
katkısı oldukça önemlidir. Bu görüş mensupları Marxizmin
ekonomik determinizmi ve kaba materyalizmini
(ekonomiye yaptığı katkıları kabul etmekle birlikte) ciddi
bir biçimde eleştirmişler ve bu görülerin günümüz
toplumunu anlamada yetersiz kalacağını ileri
sürmüşlerdir.
Onlara göre yapılması gereken ey, Marxizmin
yeni koşullar ışığı altında yorumlanması ya da
yeniden kurulma yollarının aranmasıdır. Bu
bağlamda değinilmesi gereken önemli bir farklılık
da diyalektik kavramına dairdir. Adorno özellikle
diyalektik anlayışında Marx’tan ayrılır ve Hegel’e
yaklaşır. Buna rağmen Adorno Hegel’in diyalektik
sürecin son gerçekliğini doğru olarak tespit ettiği
ve bunu betimleyebildiği iddiasını kabul etmez.
Adorno bu diyalektik yerine, diyalektik sürecin
ikinci evresinde yani olumsuzlama evresinde
sona eren negatif bir diyalektik anlayış geliştirir.
Diyalektik bu anlamda dünyadaki çelişkileri ve
tutarsızlıkları anlamamıza yarayan bir yöntemdir.
Bu belli başlı farklılıklara rağmen bu akım
temsilcilerinin Marx’tan bir çok noktalarda
etkilendikleri de ayrı bir gerçektir.
Eleştirel teorinin eleştiri kavramını temele alması ve
her türlü mevcut durumu esaslı bir eleştiriden
geçirilmesi gereğinden bahsetmesi Marx’ın Zur
Kritik der politischen Ökonomie’de ifade ettiği
toplum eleştirisi düşüncesinin etkisi altında
kaldıklarını gösteren önemli bir göstergedir.
Buradan hareketle Horkheimer, Adorno, Marcuse
vb. gibi düşünürler adına “eleştirel teori” denilen bir
toplum eleştiri modeli geliştirmişlerdir.
Bu anlamda Marx’ın kendi çağında ileri
kapitalizme ve mevcut toplum
modellerine yaptığı temel eleştiri ile
Frankfurt okulunun Marx’ın felsefesinden
hareketle giriştikleri ve daha iyi’ yi
bulmaya yönelik olan eleştiri teorisi
esas itibariyle birbirlerine oldukça
benzemektedirler.
Ayrıca eleştirel Marx’ın kapitalizme ait görüşlerine
tekrar geri dönüşten bahsetmek doğru olmasına
rağmen bu görüşü kabul edenler yukarda Marx’a
yapılan eleştirileri sıralarken dile getirdiğimiz onun
içi sınıfının devrimci potansiyeline olan inancını
eleştirmeyi sürdürürler. Bu açıdan bu dönüş
tamamen bir dönüşü değil; kısmi bir dönüşü ifade
eder.
Teorinin aydınlanma’ ya getirdiği radikal
eleştirilerin temelinde de Marx’ın aydınlanma
kavramına getirdiği eletirler yatmaktadır. Bununla
birlikte Marx’ın eleştiri teorisi üzerindeki en önemli
etkisi, toplum kavramının analizi konusunda
olmuştur. Hernekadar toplum kavramını Marx’ tan
farklı olarak ulus devlet sınırları içinde inceleseler
de toplum çözümlenmesinde Marx’ın kullandığı
kavramlara sadık kalırlar.
Bunun en güzel örneği “emek” kavramıdır.
Eleştirel teori mensupları sermaye ilişkileri ve
malın değişim değeri görülerinde Marx
tarafından çizilen çerçeve içerisinde
kalmışlardır. Bizim bu anlatılanlardan
çıkaracağımız sonuç Marx ve onun felsefesinin
büyük oranda eleştirel teori tarafından 20.yüzyıl
felsefesinde güncelliğini koruduğu tezidir.
Marxizm’e günümüzde farklı açılımlar ve yorumlar
getiren çeşitli akımlar söz konusudur. Bunlardan
biri 80’li yıllarda daha çok Anglosakson ülkelerde
ortaya çıkmış olan ve Marxizm’i her türlü ideolojik
bağlantılardan uzak bir biçimde ayrıntılı olarak
yeniden değerlendirme amacını güden Analitik
Marksistlerdir. Bu akımın başlıca temsilcileri G. A.
Cohen, J. Roemer, J. Elster’dir.
Cohen’in „Karl Marx’ın Tarih Teorisi: Bir
Savunma“ adlı yapıtı bu akımı anlamada önemli
bir eserdir. Cohen burada tarihsel materyalizmi
savunur. Ona göre Marx’ın tarihsel materyalizmi
teknolojik determinist bir teoridir. Üretime ait
ekonomik ilişkiler sadece üretimin maddi
güçleriyle işlerlik kazanmamakta aynı zamanda
bir takım politik ve legal kurulular da bu tür
ilişkilerle açıklanmaktadır.
Üretimin bir çeşidinden başka bir çeşidine geçiş
aynı zamanda gelişmenin dinamik gücünü
oluşturmaktadır. Bu olgu insan türüne has bir
özelliktir. Bu bağlamda insanlık tarihi, insansal
üretimin dereceli olarak gelişiminin tarihidir.
Cohen’le eş zamanlı olarak Amerikalı ekonomist
Roemer, Marx’ın sınıf anlayışını temelde olumlayan
„Sınıfın ve Sömürünün Genel Tarihi“ adlı yeni bir
eser yayınlar.
Roemer, iş teorisinin sınıf ve sömürü teorisinin
açıklanması için gerekli olduğu görüşünü kabul
etmez. Roemer, sömürü ve sınıf kavramının üretim
sürecinden ziyade dağıtım süreciyle ilgili olduğunu
iddia eder. Yani asıl sömürü üretilen malların
paylaşımı esnasında ortaya çıkmaktadır. Yoksa
işçiler özellikle bu zamanda emeğinin karılığını
büyük oranda almaktadırlar. Bu bağlamda
üzerinde durulması gereken diğer önemli bir
analitik Marksist de J.Elsterdir.
Elster “Marx’ı Anlamak“ adlı eserinde rasyonel seçme
teorisi ve metodolojik individüalizmi sosyal bilimlerin
temel yöntemi olarak kabul eder. Elster Cohen’in üretim
güçlerinin gelişimini tarihin genel teorisi olarak kabul
etmesi görüşüne karı çıkar. Ayrıca iş teorisi konusunda
Roemer ile aynı düşünceyi paylaşır. Ona göre diyalektik
metot Hegel’in obskurantist yaklaşımında bir kurtulmadır.
İdeoloji ve devrim teorisi ancak belli bir dereceye kadar
faydalı olabilir. Bunun içinde teorinin bütün her şeyi
açıkladığı ve konuyla ilgili her türlü açıklamada işlevsel
olduğu iddiasının bir kenara bırakılması şarttır.
Analitik Marksistler 80’li yıllarda komünistlerden
sosyal demokratlara kadar bir çok sol akımın
beğenisini toplamışlardır. Analitik Marksistler
Marx’ın devrimci görüşlerinden elde edilen
kavramlarla kapitalizmin ekonomik dinamiği ve bu
çerçevede açığa çıkan işçi sınıfının ilgilerinin
açıklanabileceği inancındadırlar. Bu balamda
Marx’ın çağındaki işçi sınıfın ilgileri ve varoluş
şartlarıyla çağımızdaki işçi sınıfının ilgileri ve varoluş
şartlarının farklılığı onlara göre vurgulanması
gereken önemli bir özelliktir.
Bu bağlamda çağda (özellikle İngiliz) işçi
hareketleri üzerine yaptığı çalışmalarla adını
duyurmuş olan Marksist E.P.Thompson’un bu konu
hakkındaki görüleri önemlidir.
E.P. Thompson, işçi sınıfının ekonomist tanımlarına
karşı çıkar ve Marx’ın böyle bir sınıftan söz
etmediğini belirtir. Thompson’ a göre “sınıf,
insanların kendi tarihlerini yaşarken kendilerinin
tanımladığı bir şeydir ve sonuçta sınıfın nihai
tanımlaması da budur.”
Marx’a göre gerçek ilişkiler bireyler
arasında oluşan ilişkiler değil; büyük ve
esaslı bir bütünün içsel ilişkileridir. Böyle bir
ilişkide tek tek bireyler ancak bütüne
yaptığı katkı kadar bir anlam taşır. Burada
bireyler kendi bireyselliklerini ön plana
çıkarmamakta kendilerini üretim sürecinin
genel organizasyonu içinde belirli bir yere
konumlandırmaktadırlar.
Geleneksel Marxizm'i savunanalar analitik
Marksistlerin Marx hakkında yanlı metodolojik ve
epistemolojik önermelerden hareket ettiklerini iddia
ederler. Analitik Marksistler diyalektik yöntemi
reddederler Geleneksel Marksistler böyle bir reddin
tarihsel materyalizmin özünün ortadan kaldırılması
anlamına geldiği düşüncesindedirler. Aynı
zamanda analitik Marksistler entelektüel edimleri
yanlı bir şekilde onun sosyal ve politik boyutunu
görmezden gelerek çözümlemeye çalışmışlardır.
Diyalektik Marksist için analitik Marksizm, yanlı bir
Marx’cı anlayışa sahiptir ve Marksizm'in en önemli
özelliği olan devrimci teoriden bir vazgeçirtir. Bu
anlatılanlarla seminerin başlığında bir amaç
olarak konumu olan Marx felsefesinin güncelliği
ve çağımızda açığa çıkan toplumsal, siyasal ve
ekonomik problemleri çözme veya en azından
bunların ortaya çıkardığı zararları asgariye
indirme açısından günümüzde yeniden anlamlı
bir hale geldiği gösterilmeye çalışıldı.