Ozan Sağdıç Katalog yazısı
Ozan Sağdıç Katalog yazısı
isimli bu dokümana git

İNSANLAR TANINIR, ÇEVRELERİ VARDIR, HER BİR ZİHİNDE FARKLI ANLAMLAR
YÜKLENMİŞTİR ONLARA. VARLIKLARINA YÜKLENEN ANLAMLAR ZAMAN İÇİNDE
SOLUKLAŞIR. ŞANSLI OLANLAR ANILARA DÖNÜŞÜR.
KİMİLERİNİN ADININ
ANIMSANMASINDA GÜÇLÜK ÇEKİLSE DE İYİ ŞEYLERİ ÇAĞRIŞTIRIR BULANIK
BELLEKLERE. KİMİLERİ ETİKETİ VE KULLANIM KILAVUZUNU KAYBEDİLMİŞ MODASI
GEÇMİŞ CİHAZLAR GİBİ BİR KÖŞEYE SAKLANIR ZİHİNLERDE, BELKİ BİRGÜN İŞE YARAR
DİYE.
KİMİLERİ İSE HER GÜN KIYIDAN YAVAŞÇA DENİZE BIRAKTIĞI ŞİŞELERİN İÇİNDEKİ
NOTLARLA VARLIKLARI NI SÜRDÜRÜRLER. NOTLARIN KİME ULAŞTIĞI, KİMİNLE,
NEREDE, NE ZAMAN DÜŞÜNCELERİN BULUŞTUĞU BİLİNMEZ. ŞİŞEDEKİ NOTUN YAZARI,
BAZEN UZUN GEÇMİŞTEN SIZAN BİR IŞIK, BAZEN KARANLIKTA ETRAFINIZDA
KIVILCIMLAR SAÇARAK UÇAN ATEŞ BÖCEĞİ, BAZENDE GELECEĞİN KARMAŞIK
GİRİŞİNDE YÖNÜNÜZÜ BULMAYA REHBERLİK EDEN KUTUP YILDIZIDIR. AMA HEP
VARDIR, İNSANLIĞIN ISSIZ ADASININ SAKİNİ. ONU OKYANUSLAR SİZİN İÇİN HEP
CANLI TUTACAKTIR. BENİM TANIDIĞIM SON ISSIZ ADA SAKİNLERİNDEN BİRİ DE
OZAN SAĞDIÇ OLDU.
HANDAN TUNÇ

Hepten unutulmuş yaşantıların yorgunluğunu
gözkapaklarımdan atamıyorum.
Hugo von Hofmannsthal

FOTOĞRAFIN OZANI

İnsan gerçekliği üzerine yanılsamasız kafa yoranlar eğer dünyanın içinde
kalmak istiyorsa, bir kaçış yolu olan mistikliği bertaraf etmişse, bilgelik, burukluk
ve şakanın birbirine karıştığı bir görünüşe varır. Eğer yalnızlığına mekân olarak
da sokakları, şehir meydanlarını, görkemli binaların gizlediği çamurlu yolları
seçerse özgürlüğün ışığını hemcinsleriyle dalga geçmekte ya da benliğine
düğümlenmiş sevgilerin izlerinin peşine düşerek bulur. Tıpkı bir OZAN gibi…
Yaşamları boyunca birbirini hiç tanımamış olanlar, aynı ülkede yaşamış olmak
bir yana, aynı türün varlıkları olduklarının bile ayırdında olmamış yaşantılar bir
arada. Görüntüleri ile solukları yeniden buluşsa sayfalarda, yan kareden gelen

1

bando sesleriyle karışan çingene müziğine uyanacak orkestra şefi… Umut
ülkesinin dehaları-delileri, zenginleri-dilencileri, bilgeleri-cahilleri, yaşlılarıçocukları,
cesurları-korkakları,
kahramanları-diktatörleri,
yönetenleriyönetilenleri, dostları-düşmanları bir arada yola çıkmışlar gelecek yolculuğuna.
Gelecek fotoğraf sanatçısının siyah-beyaz belleğinde. Belgelenmiş olmanın
şansı sonsuz var oluşun kapılarını açacak mı? Anımsayacak kaç kişi kaldı?
Anımsayanları anımsayacak kaç kişi?
Deklanşör tıkırtısıyla gülümsemelerine biçim vermeye çalışan insanların soluk
aldığı yıllarda, tasarlanan çeşitli ütopyalara göre, insana özgü kötülüklerin her
çeşidi ortadan kaldırılacaktı; hatta daha az ütopyacı amaçları olan ağırbaşlı
toplum araştırmacıları bile yakın bir gelecekte savaş ve yoksulluktan kurtulmuş
bir dünyanın olanaklı olduğunu, günceli tartışmadan önce vurgulamayı
unutmazlardı. Oysa çok geçmeden öğrenildi ki çağdaşlaşma insan soyunun
tanıdığı en ağır yıkımları birlikte getirmekteymiş. İnsanlık, bütün türlerin
yaşamlarını yok edebilecek güçte silâhlar geliştirdiğine göre, çok açıkça
anlaşılıyor ki çağdaşlığın getirdiği sorunlar onun sunduğu olanaklar kadar
büyükmüş.
Rene Char, sahip olduğumuz mirasın arkasında bir vasiyetin bulunmadığını
söylüyordu. Nasıl taşıyacağımızı bilemediğimiz bir miras kollarımıza bırakılmıştı.
Tocqueville ise, yepyeni bir dünya kurulduğunu haber veriyordu. Kurulmakta olan
bu yenidünyada el yordamıyla ve karanlıklarda yol alıyorduk...
Görsel duyarlık zamansal ve uzamsaldır elbette. Söz konusu olan, birbirleriyle karşıt
toplumsal sınıfların, etnilerin, görünüş tarzlarının, hal ve gidişatların ve çok sayıda
insanın uzamsal bitişmesidir; kapalı kasaba yapısından kent izlenimlerine doğru
gerçekleşen değişmedir. İçine binlerce insanın yaşamlarının sığdırıldığı fotoğraf
karelerinden uzanmaktır öteki yaşamlara. Arzuhalcinin daktilosundan çıkan iki
nüshalık dilekçedir geleceğe…
İçimizi titreten her kare fotoğraf, gözlerimizi sorgulamamıza neden olur. Kör olmayı
dileriz. Göremediklerimize mazeret bulup kendimizi affedebilmek için. Diderot’ un
1479 da bize yazdığı mektubu anımsarız. Unutmak için tozlu rafların en erişilmez üst
katlarına ne denli itmiş olsak da anımsarız. Görenlerin yararına yazmıştı Körler
Hakkında Mektup seslenişini. Biz görenlerden mi, körlerden mi olduğumuza hala
karar verememişken; O bu mektubu 2013’ lere gönderebilme çabası yüzünden,
Vincennes kalesinde ‘bozguncu’ olma suçunun cezasını çekmesinin üstünden 560
yıl geçmiş. Şöyle yazmıştı mektubun bir yerinde:
Doğuştan kör olan kız gözleri görmüyor diye üzüntü duymazdı.
Kendisine bunun nedenini sorduğumda şöyle demişti: Eğer böyle
olmasaydı yalnız kendi gözlerimin yetenekleriyle yetinecektim, oysa
şimdi herkesin gözlerinden yararlanabiliyorum.

Fotoğraf Ozanlı’nın seslenişinin Diderot’ a bir yanıt olduğunu düşünebiliriz. Körler
yararına yazılmış görenler hakkında bir mektup…
Fotoğrafın bir zaman – mekân öykücülüğü yaptığı dönemlerin bittiği söylenir.
Fotoğrafın görgü tanıklığı yaşanmışlıkların gerçekliği için artık kabul edilebilir bir
delil sayılmıyor. Ama bu görüntüler, izleyenini, inandırıcı gerçeklik söylemiyle
değil çağrıştırdığı yaşam kesitleri ile sarsıyor.
Fotoğraf Ozanı’nın siyah-beyaz seslenişini görgü tanıklığı ya da çağrıştırdığı yaşam
kesitlerinin sarsıcılığı ile anlamlandırmak, tüm unutturma stratejilerine estetik bir
karşı duruş olarak görülebilir.

2

Geçmiş tam da unutulduğu zamanlarda, itirazla karşılaşmaksızın hüküm sürer,
bunun aşılması için öncelikle anımsanması gerekir. Toplumsal bellek yitimi,
toplumun hatırasını (kendi geçmişini) bastırmasıdır.
Bu bastırmanın insanı hapsettiği dünyayı Andreas Huyssen, Alacakaranlık Anıları
kitabının arka sayfasında yer alan notlarında, etkili bir anlatımla betimler:
Her anımsama kopmaz biçimde geçmiş bir olaya ya da deneyime bağlı
olsa bile, herhangi bir anımsama ediminin zamansal statüsü hep şimdidir,
yoksa naif bir epistemolojinin öne süreceği gibi geçmişin kendisi değil.
Belleği oluşturan, geçmiş ile şimdi arasındaki bu çok ince yarıktır: Bu yarık,
belleği güçlü bir biçimde canlı kılar, onu arşivden ya da başka herhangi
bir depolama ve yeniden çağırma sisteminden ayırt eder. Şu halde,
belleğin alacakaranlığı bir biçimde doğal ve kuşaksal bir unutuşun, daha
güvenilir bir temsil biçimi aracılığıyla giderilebilecek bir unutuşun sonucu
değildir yalnızca. Daha çok, temsilin yapılarının kendisinde içerilmiş
durumdadır. Çağdaş kültürdeki anımsamayla ilgili saplantılar, bu ikili
sorunsal açısından okunmalıdır. 1

Ozan Sağdıç’ın fotoğrafları belleğin alacakaranlık statüsünü yansıtan
anımsamalar gibidir. Alacakaranlık, günün, unutuş gecesini önceleyen, buna
karşın zamanın son görkemli gösterilerini ortaya koyabileceği bir ara durumudur.
Belleğin ayrıcalıklı zamanıdır. Görüntüler, beleğimizi çatlatırcasına zorluyor…
Belleğimizden kan sızıyor. Belleğimiz kanıyor...
Düşünmeyi unuttuğumuzda ya da unutmaya alıştığımızda, belleğinizi uzaklara
uğurlamış olursunuz. İnsan belleği, yaşadığı olaylardan ders almamışsa unutması
kolay olacaktır. Pıhtılaşmış kanını, yeni başlayan gününün armağanı sayacaktır.
İnsanın siber alanın görme ve algılama biçimini benimseyip görme biçimine
dönüştüğü bir dönemde yaşıyoruz. Sanal ortamın insana sunduğu zevk ve tatmin,
nesnel dünyada davranış özürlüsü insanların çoğalmasını coşkuyla alkışlıyor. Asıl
sorumluluğunuz şimdi başlıyor. Belleği canlı tutmak değil, canlılık yitimine
uğramış belleğe, bellek yitimine uğradığının hatırlatılması.
Küresel kapitalist sistemde bastırma, unutturma, sulandırma bir stratejidir.
Stratejisiler neyi unutturacaklarının, neyi uyandırıp hatırlatacaklarının, neyi
sulandıracaklarının projelerini yapıyorlar. Bellek yitimine sanki salt toplumsal
patolojiymiş gibi bakılıyor. Oysa bellek yitimi doğrudan doğruya insanın ‘şey ‘
leşmesidir. Aklın araçsallaştırılmasından sonra değerlerin, yeni değer biçimine
uğramasıdır. Neyin hatırlanması gerekliliğinde ki değer sistemi değişmiştir.
Bellek yitimi bile psişik bir meta olarak kullanılır ve duygular, otantik anılar ve en
önemlisi de mistisizm pazara sürülür.
Bütün bu ‘şey ‘ leşmeler bir tür unutmadır. En önemlisi de böyle bir hastalığımız
olduğunun unutulmasıdır.
Ozan Sağdıç’ın geçmişi kodlayan görüntülerine öznel anıların belgeleriymiş gibi
yaklaşmayı, masum bir kabalık ya da kabulü güç bir cehalet biçimi olarak
Huyssen Andreas; (1999)Alacakaranlık Anıları Bellek Yitimi Kültüründe Zamanı Belirlemek, Çev: Kemal
Atakay, Metis. Yay. İst. Arka Kapak
1

3

adlandırma, aşırı ve acımasız bir eleştiri olarak değerlendirilebilir. Ama tarihin bu
görüntüleri ‘nostalji’ olarak anlamlandırılıyorsa, acımasızlık sizi korkutmamalı.
Böyle bir yaklaşımla savaşmak hümanist zorunluluktur.
Charles Maier “sanat için kitsch neyse hafıza için de nostalji odur” diyordu.
Nostaljinin içerdiği azaltılmış hüzün duygusu nedeni ile melankoli ile benzeşen bir
yanı vardır, dahası kayıp nesnenin oluşturduğu boşluk duygusunu tamir etmek
için başvurulan yas deneyimi ile de benzeşir.
Nostalji üzerine çok kapsamlı bir çalışma yapmış olan Svetlena Boym, nostaljiyi
“artık var olmayan bir eve duyulan özlem ” olarak tanımlıyordu. Nostalji bir yitirme
ve yer değiştirme duygusudur. Ama aynı zamanda insanın kendi fantezisiyle
arasındaki aşk ilişkisidir.
Nedense ilerleme nostaljiye merhem olamamıştır, aksine yaraya tuz biber
ekmiştir. Çünkü Küreselleşme de yerel bağlılıkların güçlenmesine katkıda
bulunmuştur. Siberuzay’a ve sanal küresel köye duyduğumuz hayranlığımıza
karşılık, en az onun kadar küresel bir nostalji salgını, kolektif hafızası olan bir
cemaate duyulan dokunaklı bir hasret, parçalanmış dünyada sürekliliğe duyulan
bir özlem vardır. Yaşamın hızının arttığı ve tarihsel altüst oluşların yaşandığı bir
çağda nostaljinin bir savunma sistemi olarak kendini göstermesi kaçınılmazdır.
Michel Karmen popüler kültür imgesi olarak nostaljiyi betimlerken; özünde suçun
olmadığı tarih olarak nostaljinin, bizi utançtan ziyade kibirle dolduran bir miras
olduğuna vurgu yapar.
Ozan Sağdıç fotoğraflarında ışık ve karanlık sınırları arasında sonsuz evren
bululursunuz. Uçurumun kıyısına uzattığı objektifinin ucunda onu ıssız adada
bırakmayacak bir geminin belirmesi gerektiğini bilir. Ütopyacı değildir ama
insandan hiç umudunu kesmemiştir.
Fotoğraf: insanların kendilerini yeniden keşfetmeleri için, bizim için şaşırtıcı olanı
sınayabilmek ya da derin haz duygusuyla bir şeylere sahip olmak, almak için
değil; geri gitmek, zamanının başlangıcına koşabilmek için eşsiz bir sanattır.
Fotoğraflar; belleğinizi küçük ışıltılarla aydınlatan kıvılcımların
olabileceği gibi; belleğinizi parçalayan yıldırımında kaynağı olabilir.

kaynağı

Her sanat yapıtı belli bir toplumun alt yapısında oluşan temel değişmelerin gerçek
izlerini taşır. Bu türden bir belgecilikte görüntüler, farklı temaların oluşturulduğu
olanaklarda, toplumun yaşamı, çevreyi görüş ve kavrayış biçimi, fotoğraf
üsluplarının belirlenmesinde rol oynar. Yani üslupları belirleyen, sanatçıların
içinde bulundukları toplumların yaşama koşullarıdır. Sanatlaşmış görüntü
tasarımları toplumların yaşantı gerçekliğiyle koparılamaz bir bağ kurup onunla
bütünlenirler.
İçinde yaşadıkları toplumsal grubun alışkanlıklarına ve düşüncelerine uygun gibi
görünen sanatçıların bile yaratıları, çevrelerinin hükümlerine üstün geldiği zaman,
bayağılığa, cahilliğe, kesimler arası ayrımcılığa karşı çıkan kişiler olarak,
devrimci görünürler. Anlamasını bilen kişiler için onların yapıtları yaşanan dramın

4

tanığıdır; sanatçı yaşadığı dönemin sanığı durumunda olmaktan korkmaz ve
geleceğin karşısına etkili fikirlerle çıkar.
Barınak köpeklerinin fotoğrafını çeken fotoğrafçı köpeklerin sevincine şaşırabilir
mi? Çünkü en iyi o bilir herkes gibi onlarında anlatacağı hikâyeleri vardır.
Fotoğrafçı; bir sonraki köşede karşısına çıkacak sıradan olayı edebi tekilliğe
ulaştırmaya kendini adamış görüntü ustasıdır. Görüntü ne denli açık ve anlaşılır
olursa olsun, bir fotoğraf bir sır hakkında bir sırdır.
Sanatın yaşantıyı saptamakta ki rolü açık ve anlaşılır bir duruma işaret eder.
Başlangıçta yalnızca bir öykü anlatıyor gibi görünür. Yaşantının temsili ya da
yeniden anlatılmasının aslında tehlikeli bir yanı yoktur. Ancak eğer sanat
yaşantıların provası yoluyla bir yaşam ideolojisi öneriyorsa orada masum içerik
aramak kolay değildir. Kuşkusuz sanat kimi zaman felsefe ve siyasal düşüncelerle
sıkı sıkıya bağımlıdır.
Ancak bu bağın doğallığını bozan, yaratıcı söylemin pazarlamacı çevrelerce
yeniden yorumlanmasıdır. Sanatçısının söylemek istediğini unutturarak, yeni
içerik inşa yöntemlerinin sanat okuryazarlığı adına bulunmasıdır. Bu nedenle
bellek pazarlamacılarının sanat üzerinden yaptığı tüm yönlendirme çabalarında
sanatçının dışında ki bir dünya düşünmek gerekir. Fotoğraf çekimi özgürleşme
değil, özgürleştirme yoludur.
Fotoğraf Ozanı’nın görüntüleri ne bir daha asla dönülemeyecek geçmişi
donduruyor ne de asla yetişilemeyecek geleceğin düşsel uzamını betimliyor.
Yaratılan steril ve alıntılanan değer referanslarıyla tasarlanmış mutlak erdem
masalı da anlatmıyor. Yaşamdan söz etmek yarım bir çabadır; nasıl yaşandığını
anlamak için görüntünün içinde dolaşmak, öznel bir paletin renklerinde yaşamı
yeniden ışıklandırmak gerekir. Zaman yolculuğunda, yaşama sıcaklığıyla
taşımak gerekir insanı...
Fotoğraf Ozanı’ nı zamanı mühürleyen bir görsel tarih ustası olmaktan çok;
zamanlar arası köprüler inşa eden bir mimar olarak zihnime kaydettim. Geçmişe
çevrilmiş gözlerimin önünde uzanan yoldan yürümek, geçmişte bugünün izlerini
arayıp bulmak ve yarının geçmişi olan bu günü değiştirebilme çabasını haklı
kılıyor.
Ustanın inşa ettiği köprülerden geçerken Cicero’nun ‘barbarlar’ hakkında
söylediklerini anımsadım. Cicero:
‘Barbarlar’ ‘günü geçirmek’ için yaşayabilir ve bugünü huzurla yarına
çevirirler, bu durum da yok olma ve unutulmaya eştir, ya da bugünü
sürekli kılmak için her türlü çabayı gösterirler. Romalılar ‘tüm planlarını
sonsuza yönelik yaparlar’ ya da Mısır hükümdarları gibi ‘yarını hayal
etmeye’ ve ‘ebediyetin sorunlarını çözmeye’ çalışırlar. Kim ‘bugünden’
‘yarına’ bu biçimde bakarsa, ‘dünü’ yok olmaktan kurtarmak ve
hatırlayarak yaşatmak zorundadır. Geçmiş hatırlanarak yeniden
kurulur... Süreklilik ve gelenekteki her derin kopma, yeni bir başlangıç
arama aşamasında ‘geçmiş’ oluşmasına yardımcı olur. Yeni
başlangıçlar, Rönesanslar, restorasyonlar hep geçmişe dönüş, ondan

5

destek alma biçiminde ortaya çıkarlar. Geleceği ürettikleri, yeniden
kurdukları, kapsadıkları ölçüde geçmişi keşfederler.2

Aslında, geciktirilebilecek her şeyi geciktirerek yaşayıp gidiyoruz. Onca şey
birikti ve belki de devasa bir kopuş gerçekleşti hayatlarımızda. Şimdi biz bilmiyor,
kestiremiyoruz belki de; insan olmak hangi asli niteliklere yaslanır, hangi ufka
sahip olmakla eşdeğerdedir? Nasıl bir gelecek tahayyülü bizi daha insan kılar ve
hissettirir? Ya da her birimizin karşısındaki o sorular artık geçiştiremeyeceğimiz
bir şiddetle oradadır: Kimim ben? Neredeyim, dünyada durduğum yer neresidir?

2

J. Assmann,(2004) Kültürel Bellek, Çev: A. Tekin Ayrıntı Yayınları, s. 35-36

6

Etiketler: Ozan Sağdıç Katalog yazısı