Tunç Handan, GİRİŞ, Elio Montanari, In Front of Diyarbakır Diyarbakır'ın Önünde,
Wan Weneyan - Elio Montanari, Editör, Robınson Crusoe 389, İstanbul, ss.3-7, 2009
YAYINLANDI
GİRİŞ
DUVAR YAZISI
Dr. Handan Tunç -VAN 2008
Fotoğrafın bir zaman – mekân öykücülüğü yaptığı dönemlerin bittiği söylenir. Fotoğrafın
‘görgü tanıklığı’ yaşanmışlıkların gerçekliği için artık kabul edilebilir bir delil
sayılmıyor. Ama bu görüntüler, izleyenini, inandırıcı gerçeklik söylemiyle değil
çağrıştırdığı yaşam kesitleri ile sarsıyor. Elio Montanari’nin fotoğraflarında zaman,
mekânların içinde soluk alırken bir süre sonra ortasında kalacağınız karmaşanın
korkusuyla ürperiyorsunuz. Korumasız bakışlarınız fotoğraflarda dolaşırken, hiç
yaşanılmamış devasa binaların sessizliğini duyumsayabilirsiniz. Öylesine durağan,
öylesine boş görünüyorlarken; kendinizi nasıl biraz sonra sizi yutacak bir tehlikeyi,
tetikte bekliyor buluyorsunuz. Gördükleriniz sadece bir kentin parçaları, pahalı yapımlar
gerçekleştiren bir film şirketinin henüz çekimlere başlanmamış bir seti gibi görünüyor.
Yüksek binalar, büyük iş merkezleri, uygar insana sunulan inşa edilmiş dünyalarından
biri. Bir kent, geleceğe hazırlanmış bir kent.
Tarih çok sayıda sorunun ve çözümün yalnızca görünümlerini değiştirmekle uğraşır.
Zihnin icat ettikleri bir dizi nitelemeden ibarettir. Unsurları yeniden adlandırır. Ya da
yegâne ve değişmez bir acı için daha az aşınmış sıfatlar arar. Her zaman acı çekilmiştir.
Ama acı o andaki ideolojinin ayakta tuttuğu bütünsel görüşler uyarınca ya yüce ya doğru
ya da kaçınılmaz tek seçenek olmuştur. Geleceğe güven, soluk alan her şeyin dokusunu
oluşturur. Ama gelecek çeşitleri tüm zamanlarda evrim geçirse de hep dün ile
gerekçelendirilir. Elio Montanari’nin fotoğraflarında şimdi, geleceği beton blokların
labirentlerinde saklıyor. Zaman – mekân sıkışması içinde geleceğini arayan, rönesansını
yaşamak isteyen, büyük Ortadoğu’nun başkenti olmayı Mezopotamyalı geçmişine
yaraşır onurlu var olma savaşımının hakkedilmiş ödülü kabul eden, Diyarbakır’ı
anlatıyor bu fotoğraflar…
İşsizliğin, yoksulluğun, göçün, faili meçhullerin, benzeri pek çok sorunun ve acının
kıskacında, “Ortadoğu’da Barış ve Halkların Barış Hakkı” nı özleyen Diyarbakır halkı,
küresel kentli olmanın güvencesinde geleceğini yapılandırmak istiyor. Mekânın zamanın
ve bekleyişin sonsuz olduklarını düşünürüz ama sonsuzun menzili şu sözcüklerden fazla
değildir; güzel – iyi – doğru… İnsanlığın yüce zekâsının gücü onların üzerine bir ışık
1
tutmaya, onları parlatmaya ve göz alıcı hale getirmeye çalışır. Bu güç sistem yetkinliğine
yükseltildiğinde kültür adını alır.
Kentli kültürüne ulaşmanın önündeki engeller, içinde yürekli bir inancı barındırsa da
Diyarbakır surlarından daha yüksek görünüyor. Farklı kültürel grupların varlığı ve
biraradalığı, toplumsal dengenin kurulmasında zorunlu olan, ortak amaç yaratılmasında
aşılması güç bir tümsek oluşturuyor. Geleneksel ve çağdaş öğelerin yan yana ve içiçeliği,
hiyerarşik aşiret örgütlenmesinin halâ geçerliğini koruması, bütünleşme ve bireyselleşme
politikalarının başarı olanaklarının yollarını kapatıyor. Hızlı göç vermenin ardından
siyasal gelişmelerle, yoğun göç alan yeni kent kimliği, yerleşim birimlerinde ortaya çıkan
denge ve değer sistemlerinde oluşan bozulmaları düzeltmekte zorlanıyor.
Yeni şekillenmeye başlayan sistem içinde dünya kapitalizmi, ulusal kapitalizmlerin
toplamı olmaktan çıktı. Bütün dünyada karar veren, her ülkeyi ya da kenti potansiyel
üretim alanı ve pazarı olarak gören, kendi hareketliliğine engel tanımayan şirketlerin
oluşturduğu küresel güce dönüştü. Küre ölçeğinde etkinlik gösteren çok uluslu şirketlerin
ilgisini ve dikkatini çekmek için yerel özelliklerini ve avantajlarını kullanma çabasındaki
kararlılık, ortak amaçlara açılan kapıları açacak yeni şifre gibi görülüyor. Bu avantajlar,
ucuz işgücü, hammadde, üretim koşulları, teşvikler, enerji ve vergi indirimleri gibi pasif
araçlar olabildiği gibi, esnek üretim olanakları, vasıflı işgücü potansiyeli, yerel
özgünlükler, sosyal kapital ve örtük bilgi de olabilmektedir. Sermayeyi kente çekebilmek
ve daha önemlisi kalıcı olmasını sağlayabilmek için uygun üretim ve istihdam
koşullarının, teknolojik altyapı yatırımlarının sağlanması kadar, özgün bir kimliğin
pazarlanması da önemli hale gelmektedir.
John Berger, görünümlerin değerlerini sorgularken “görünümler yaşayanları hedefleyen
göstergelerdir, orada gözün okumasını bekler ” diyordu. Görünümlerin doğaları gereği
birer kehanet oduklarını savunan Berger’in:
Görüntüler, kehanetler gibi temsil ettikleri somut olgudan daha fazlasını
ima ederler, olgunun ötesine geçerler ancak ima ettikleri şey tartışılmaz
okumalara ulaşmak için genellikle yeterli değildir. Kehanet halinin tam
anlamı okuyan kişinin taleplerine ve gereksinimlerine bağlıdır.
Görünümler hem bilişsel hem metaforiktir.1
Savını Montanari’nin karelerinde deneyimleme olanağını bulabiliriz. Gördüklerini, görünenin
ayrıntılarına işaret ederek göstermede, ustalığını kanıtlayan sanatçının fotoğraflarından birini
okumaya başladığımda, kehanetin izleriyle karşılaştım. İki tezek tepeciğinin gölgesine gizlenen
kulübelerle arasına aşılmaz sınır koymuş yüksek kent konutları yığının, yıkılmak üzere olan
elektrik direğiyle ve hiç yeşermemiş gibi utancından büzülmüş ağaçlarla hangi yaşam öyküsünü
paylaşıyor olabilirler? Görüntünün temsil ya da ima ettiği anlam, bana Robertson’un
küreselleşme mi, küre-yerelleşme mi? sorunsalını anımsattı. Robertson küreselleşme
tanımlamasında; farklı kültürlerin birbirlerine göre konumlarının dikkate alınması gerektiğini
düşünür. Genel olarak küreselleşme kavramını:
1
Robins, Kevin (1999), İmaj Görmenin Kültür ve Politikası , Çev: Nurçay Türkoğlu, Ayrıntı Yay. İstanbul. S. 253
2
“… Dünya toplumlarının kapitalizmin endüstriyel genişlemesine ve kitle
iletişim araçlarının yaygınlaşmasına paralel olarak ekonomik, politik ve
kültürel düzeyde çok yönlü olarak iç içe girdiği ve dünyanın bir ucunda
oluşmakta olan olayların, kararların, çalışmaların ve etkinliklerin yöresel
ve ulusal sınırlar ötesinde toplumları etkileyebilmesi”2
Olarak tanımlamaktadır. Montanari’nin seçtiği görüntülerin kameraya söyledikleri öykülerle bana
anlattığı öyküler farklı olabilir. Bir gün gözlerime şaka yapıldığını öğrenirsem, kuşkularımın kent
duvarlarına yansıyan karanlık siluetlerine kahkahalarla güleceğim.
Mekân ve zamanın görsel tüketimi, endüstriyel üretim mantığından hareketle hem hız kazanmış
hem de ondan soyutlanmıştır. Bu durum kentin post-modern tüketim merkezi olarak yeniden
yapılanmasına yol açmıştır. Kent bir gösteriye görsel tüketimin düşsel peyzajına dönüşmüştür.
Zukin, müteahhitlerin tüketimin içine yerleştirdiği sahne ve dekorları olan bu yeni iktidar
peyzajlarını kurduklarını anlatır. 3
Pazar mantığı tarafından üretilmiş ayrı bir mekân olarak kırsal alan; küresel sermayenin
Mekânsal pratik kategorisi için anlamlıdır. Böyle bir mekân yapılanması, endüstriyel ve kentsel
alanlara özgü arz ve talep çalkantısı yaşayan kırsal alanın metalaşmasıyla sonuçlanır. Mekânın
yönetilebilir temsiliyetleri; küresel sermayenin vazgeçilmez araçlarından biridir. Bu araç, belirli
kırsal imajlar tarafından açığa vurulan, ben/biz ya da öteki/ötekiler olma kavramları gibi kırsal
alana eşlik eden mekân ideolojilerinin canlı tutulmasıyla işlev kazanır. Mekân temsili kavrayışı,
bir yandan kültürel çoğulculuğun dünya kenti olma yolunda bir artı değer olarak algılanırken,
diğer yandan kırsal coğrafyanın anılarında düşmanlık gerektiren karmaşık simgeler yeniden
üretilerek, eskiler canlı tutularak, kırsal alanı bir heterotopya, değişen anlamlar, dokunaklı anılar
taşıyan patlamaya hazır gizemli bir mayın tarlasına dönüştürür. Ortak şeyi olmayanların ortaklığı
kapitalizmin toplumsal pazarlık gücü ile sağlanır.
Elio Montanari’ ın fotoğraflarında görüntü insandan arındırılmış. Çok az görüntüde insan, mekânı
tamamlayıcı bir unsur olarak yer alıyor. Yüklü eşeğin yanında ayakta duran kadının görsel temsil
ve oluş biçimlerinin gücüne açık olabilmeyi istiyorum. Fotoğrafın dönüşümünü, imgelerin
katmanlaşması anlamında yeniden tanımlarken, belki de değişen kent kültürünün duygusal,
imgesel ahlaki ve politik yönlerini ortaya çıkaracak daha iyi bir bağlam bulmaya çalışabilirim.
Sanatçı kendisinden emin sanki kovasını gerçeğin ırmağından doldurmuş ve diplere yaklaştıkça
daha saf daha temiz gerçekliğin saydamlığını yakalamış gibi… Bu eğretileme bana, umuda
boyanmış denizleri değil; yoksulluğun alaca karanlık rengini duyumsatıyor.
Nedir yoksulluk kültürü? Kıt kaynakların bulundugu yerlerde ortaya çıkan farklı bir sosyal algı,
bir yasam kültürüdür. Yoksulluk kültürü ekonomik kırılmalarla başlamakta ancak sosyal
degerlerle de beslenmektedir. Tüm sosyal yapılara ve sistemlere güvensizlik belirir, her alanda
inkar ile birlikte içe kapanma ve red başlar. Yöre, geleneksel ve küresel bir illegal ve informal
güçler katmanı halindedir. Bu güç katmanları, çesitli güç zincirlerini kurarak veya olusmus
olanlara eklemlenerek, geleneksel esitsizlikleri körüklemekte, yeni esitsizlik ve illegalite alanları
açmakta tereddüt etmezler. Küresel ekonominin sosyal kırılma, isyan duygusu ve umutsuzluk
üçgenine yönlendirilmiş, yönetilebilir, bir sürü küçük devletin oluşmasına ve bunların sürekli
birbiriyle çatışma halinde tutulmasına gereksinimi vardır.
2
Sungur,N. (1995) “Küreselleşme Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme”, Birikim Dergisi, İstanbul,
sayı:73,ss.56-65
3
URRY J.( 1999) Mekânları Tüketmek, Çev Rahmi Öğdül, Ayrıntı Yay. s:37
3
Fotoğrafın ölümü, imaj devrimi postmodern görsel kültürün doğuşu, bütün bunlarda imajın
tarihsel geçit çizgisinden söz edilmektedir. Küresel kentin doğuşunu, kesinlikle yıkılmış fotoğraf
döneminin biçemiyle sunmak ya da belgelemek ironik bir yaklaşım. Elio Montanari’nin
fotoğraflarını, imgesel ve gerçek olan arasındaki varlıksal farkların kırılganlığını kabul etmek
uysallığında inceliyorum. Fotoğraf kültürünün meziyetlerinin ciddiye alınmasının artık geçersiz,
fotoğraf sonrası kültürün meziyetlerinin sorgulanmasının da anlamsız olduğu bir dönemde, neden
ben her karede dünün nostaljisini değil, geleceğin korkusunu duyumsuyorum? Dünya ile ilgili
görsel bilgiler hiç kuşkusuz uygulamada dünyayı kullanma, dünyadan yararlanma projesiyle de
yakından bağlantılıydı. Bu açıdan kamera iktidar ve denetim aracıydı. Fainstein tarafından
bölünmüş şehir, Castells ve Mollenkopt tarafından ise, ikili şehir olarak betimlenen kent
karelerini Diyarbakır’da toplayan sanatçı; bu güç geometrisi içinde kendisini nerede
konumlandırdı? Bu görüntülere bir seçici olarak değil bir izleyici olarak yaklaştığında sınırın
hangi yanında kalıyor bilmiyorum.
İmgeler, dünyayı insan için erişilebilir kılar. Ama bunu yaparken bile kendilerini insan ve dünya
arasına koyarlar. Harita olmaları amaçlanmışken perde olurlar. Dünyayı insana sunmak yerine,
yeniden sunuyorlar; kendilerini dünyanın yerine koyarak, insanın kendi ürettiği imgelerin bir
işlevi olarak yaşamasına neden olacak kadar. İnsan artık onların şifresini çözmüyor, dışardaki
dünyayı geri yansıtıyor, çözülmemiş şekilde. Dünya İmge gibi oluyor.4
Elio Montanari bana bir harita sundu. O kentte dolaştım. Boşluğa açılan yollarda yürüdüm. Işıklı
bulvardan geçtim kimseye görünmeden. Ama hep bir duvarla yüz yüze kaldım. Kent boştu, yine
de kentten çıkan yolu bulamadım. Yıkık mezarlıklardan geçerken geçmişten birine çıkışın
adresini sordum. Bilmiyordu. Haritada da çıkış yolu unutulmuştu. Robins’in; küreselleşme bir
yapboz bulmacanın parçalarını birleştirmek gibidir. Yeni bir küresel sistem görüntüsüne,
yerellikler çokluğunu sokma sorunudur sözlerini mırıldanıyordum ayak seslerimin
temposunda… Surları geçerken küresel kent sosyolojisinin bir ilkesi aklıma geldi. Yeni
sanayisizleşme ortamında kentler ne denli uzun ve zengin tarihsel geçmişi varsa, o denli
kolayca kabul edilebilir görüntülere dönüştürülüp, renkli broşürlerde, cep kitaplarında, dergi
sayfalarında ve televizyon ekranlarında satışa sunulabiliyorlar. Bomboş duvarları yazıyla
doldurmak geldi içimden. Henüz sözün imaj bataklığına düşmediği zamanlardan kalma, romantik
direncimle önümdeki duvara şunları yazdım:
İNSAN - SONRASI GELECEK ÇİZEN İMGELEM
BOLLUĞUNA KATLANIN.
YOK-OLUŞ HİÇ BU DENLİ İNANAN TEBASI
YARATMAMIŞTI.
4
Vilem Flusser den yorumlama
4
5
Etiketler: Duvar Yazısı Diyarbakır